Bu Çağ Ne Çağı?

21. Yüzyıl öylesine hızlı öylesine devinim içerisindeki, aynı yüzyılı paylaştığımız hatta aynı yüzyılın içerisindeki aynı kuşağı paylaştıklarımızla bile büyük uçurumların olduğunu fark edebildiğimiz bir zaman dilimi. Bu uçurum; bakış açısı, yaşam tarzı, düşünce biçimi, kendisini beslediği kaynakların farklılığı sayılabilir. Aslında bu kötü bir mesele değil sadece teknolojinin hayatımızın içerisinde ne kadar yer aldığını bununla birlikte farklı beğeni, tarz ve benliklerin ortaya kolaylıkla çıktığı meselesi konu.

İnsanlar eskiden geniş aile içerisinde yalnızca tarım ve hayvancılık belki de şehirlerde ticaret ve zanaatla uğraşırken zamanla bilginin gelişmesi ve kullanılmaya başlanması, teknoloji ve icatların zamanı ve yaşamı değiştirmesi ile endüstri toplumu yerini aldı. Bu hız durmadan devam ederek üretim tesislerinde insanın yapabileceği işleri makineler aldı. İnsanlar zaten endüstri toplum yapısına geçişle tarımı ve hayvancılığı bırakarak şehirlere göç ile eğitim, sağlık, haberleşme vb. sektörleri önemli hale geldi. Hatta şuan yaşadığımız çağda hizmet sektörler yerini teknoloji, yönetim, medya, program, yazılım, sanal reklamcılık gibi dijital mesleklere kaydı. Sadece 5 yılda bile teknolojinin gelişimi bu denli hızlıyken; bilginin bu denli hızlı, ulaşılır olması da insanları afallattı. Aslında hala bu hıza ayak uydurabilmiş değiliz. Bu konuyla ilgili geçenlerde Kemal Sayar’ın "Yavaşla" adlı kitabını okudum. Kitap okuyucular tarafından oldukça tutulmuş. Dönem dönem tutulan kitapların, filmlerin, dizilerin bir toplumsal bir aynası var aslında bizde. Belki de bu çağı o kadar yavaşlatmak istiyoruz ki; bu çağın getirilerine hala ayak uyduramadık ki bu kitabı okumaya ihtiyaç duyduk. İnsanlar yeni teknolojik çağın, zengin uyarıcıların içinde kaybolur hale geldi. Güncel teknoloji zaten bireyin her yaptığı, her izlediği ve ilgilendiği şeyi kaydederken; bireyin önüne beğendiği ve zaafı olan şeyleri farklı, daha gelişmiş halleriyle karşılarına çıkarttı. Bu sürekliliği sağlayan bağımlı süreç için tüm aplikasyonlar yatırım yaptı ve bunun üzerine itinayla çalışıldı. Tanıdığımız ya da tanımadığımız insanlara kolaylıkla ulaşabilir olduk. Bu bize tek bir seçeneğin değil, çok fazla seçeneğimiz olduğunu da gösterdi. Bireyler bu çok seçeneğin içerisinde elinde olan o ilk seçeneği kolayca beğenmeme, reddebilme hakkını da kendinde buldu. Beraberinde bir çok sorunlarda ve aynı zamanda çözümlerde doğdu. Bir çok insan sosyal medya platformlarında zor durumdaki kişilere ve hayvanlara küçük bir çağrı yapıp, çığ gibi büyüyen seslerle yaralar sarıldı, umutlar doğdu; karar ve yapım merciilerine baskı unsuru oluşturdu. Bir çok insana büyük yardımlar götürüldü. Fakat bunun yanı sıra da bilgi kirliliği dört bir yanımızı sarmaya başladı. Oluşan bilgi kirliliği güvensizliğe yol açtı. Güvensizlik ise birlik olma, harekete geçme konusunda tıkanıklığa neden oldu. Sorunların, olayların, durumların netliğini kaybetmesine ve belki de önemli görülen olayların önemsizleşmesine neden oldu. Teknoloji ile kontrolsüz büyüyen çocuklar, yaş ve gelişimlerine uygun olmayacak uyarıcılara maruz kaldı. Hatta günlerinin büyük bir kısmı oyun ve oyun içerikli videolar ile çevrildi. Durum böyleyken afallamamız, elimizin ayağımızın birbirine dolanması, şaşırmamız, çaresiz hissetmemiz, yeni çareler aramamız; her gün bu kadar fazla içeriğin paylaşıldığı sosyal medyada bir şeyleri kaçırıyorum gibi hissetmemiz, yaptığımız işlerin yeterli gelmemesi çok normal. Muhteşem işler becerdiğini gösteren, muhteşem vücutlara sahip, mükemmel şeylere sahip olan insanları gördükçe kendimizi yetersiz hissetmemiz normal değil mi?
Psikoloji dalının bu kadar önemli bir hale geldiği, antidepresan kullanımının bu kadar arttığı bir ülkede yaşarken (İki buçuk senedir işsiz bir genç kuşak olarak ben) diyeceğim o ki “Böyle hissetmen (hissettirilmen) çok normal. Korkma. Herkes korkuyor, herkes içinde yetersiz hissediyor, herkes kaygılı ve endişeli, çoğunluk her geçen gün bir şeyleri kaçırdığını düşünüyor. Yalnızca durup bir nefes almaya belki de telefonları göremeyeceğimiz bir yere koymaya, acele etmeden yaşamaya başlamanın zamanı gelmiştir. Belki de artık ruhun ve zihnin, içtiğin o antidepresan, geçirdiğin panik atakları, obsesyonlar ve anksiyete nöbetleri bir şeyler demeye çalışıyordur.

En son ne zaman okuduğun kitabın 10 sayfasını hiç telefonu eline almadan okudun?
En son ne zaman yakın arkadaşlarınla veya ailenle hakikaten keyifli bir sohbete daldın ve o an her şeyi unuttun? 
En son ne zaman diğer şeylere ilgini vermeden yediğin son lokmanın lezzetine vardın?
En son ne zaman bir yere yetişememen gerektiğinin farkına vardın?









Kaynaklar:

Kitap:Kemal Sayar-Yavaşla
Belgesel:Social Dilemma/Sosyal İkilem
Karikatür: Gerhard Haderer
Araştırma: Sümeyye Nursultan Çil, Yetişkinlerde Sosyal Medya Bağımlılığının Depresyonla İlişkisi, İstanbul Gelişim Üniversitesi, 2020.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum Gönderme

Popüler Yayınlar