ONLAR VE BİZ!
Henüz çok küçük yaşlardan itibaren bir çok olaya, duruma, yapılara karşı algımız gelişir.
Bizler henüz çok küçükken bile bunu bazen fark ederiz bazen de algılarız,
algıladığımızı fark etmeyiz. Kendi küçük görünen ama aslında büyük olan dünyamız
gelişiyordur. Büyük bir algı topu.. Küçüklü büyüklü şemalardan oluşan bir
dünya.. İçinde daha küçükken gördüğümüz olaylar, şahit olduğumuz durumlar, bir
şeyin öncesinde ve sonrasında verilen tepkiler, bize davranış şekilleri, hangi
durumda bize kral gibi davranıldığını, hangi durumdaysa hiçe sayıldığımızı asla
unutmayız. Zaman geçtikçe unuttuğumuzu zannederiz fakat artık iş işten geçmiştir
ve bu bilgiler beynimizin en derin, karanlık kuyularına aittirler. Çocuklar
neden mutludur sizce? (Özel istisnaların/ ölüm, ayrılık, hastalık, travma nedeni
bir yaşantıya şahit olmayan veya yaşamayan çocuklar dışında) Neden gözleri büyük
bir heyecan ve neşeyle parıldar? Özellikle henüz şemalarının, kendi dünyalarının
büyük bölümü oluşmamış halindeyken; yani 0-3 yaşta özellikle de. Çocuklar yarın
için endişe duyar mı biz yetişkinler gibi ya da bir önceki gün en
sevdiği oyuncağı kırdığı için sonraki gün üzülmeye devam eder mi bizler gibi?
İstisnaların ve özel durumların dışında bu sorduğum soruların cevabı sizin de
içinizden verdiğini duyar gibi olduğum ‘’hayırdır’’. Peki neden böyle? bunun nedenini
düşündük mü? Bir çoğumuz belki de daha zeka gelişimini henüz
tamamlayamadıklarından, dünyaya karşı bilgilerinin yetersiz oluşundan,
sorumluluklarının henüz olmayışındandır vs. düşünebilir. Bunlarda destekleyici neden olabilir fakat en büyük neden algılarımızın bir ürünü olarak oluşan dünyamız
yani şemalarımızdır. Bir yetişkin olduğumuzda artık milyarlarca ve hatta
trilyonlarca şemaya sahip olan beynimiz yeni bir olayla karşılaştığı an bu
şemaları kullanarak karar mekanizmasını devreye sokar. Bizlerde her şeyin
kontrolü olan her şeyi bilen yetişkin rahatlığıyla kararı kendi hür irademizle verdiğimiz
zannederiz. Sonrasında her kararın iyi ve kötü sonuçları olduğu gibi bu
kararımızın da sonuçlarını yaşarız. Karar bize göre mantıklıdır, makuldür,
güvenlidir fakat ne tuhaf bir şeyler eksiktir: Tabiki ‘’doyum ve mutluluk’’.
Yaptığımız işte mutlu olmayız, insanlarla bir aradayken mutlu olmayız, sabah
uyandığımızda mutlu değilizdir, kendimiz için iyi olduğunu düşündüğümüz şeyi
yaparken bile mutlu değilizdir. Severek aldığımız kitabı büyük bir sürünmeceyle
okuruz, severek dizayn ettiğimiz evimizi artık sevmiyoruzdur. Çünkü aslında tüm
bu yaptığın şeyleri aklınla yaptın, kalbinle değil. Aklın henüz çok küçükken
oluşturulan şemalarla başlayarak ilerleyen zamanla birlikte o kadar sınırlandı,
o kadar sığlaştı ki.. Aklın sığlaşması zekanın azalması anlamına gelmiyor,
sadece yaratıcılığın ve aklın özgürlüğünün kısıtlanması anlamına geliyor.
Kendine bile yabancı olan büyük, güvenli ve kalın duvarlar ördün, güvenle yaşadın içinde.
Düşüncelerin akla kara, insanlar iyi kötü, seçenekler karlı ve zararlı diye
kategoriledin. Keskin, can yakıcı bir bıçak gibi kestin her şeyi. Asla
sorgulamadın. Aldığın kitapları da severek okumadığın için yüreğine yedirmedin,
kısacası içselleştirmedin. Her zaman insanlardan şunları duyarız:’’ Onlar kötü,
onlar dinsiz, onlar falancadan, onlar yabancı, onlar.. kısacası onlar bizim gibi
değil.’’ Yetmez dedikodu yaparız ve bundan öyle bir keyif alırız ki dedikodu
yapmak için arkadaşlarımızla buluşur, belli tarihler ayarlarız. Kötüleriz,
aşağılarız, küfrederiz.
Çünkü o bizden değildir. O asla biz gibi olamaz, onun
eylemleri, seçimleri, hayatı, değerleri farklı ve bizden birisi olmayı hak
edemez. Bu yüzden tüm insanlar eşittir derler ama değildir. Görünüşte eşittir,
kanunlarda eşittir, mahkemede eşittir ama kimse esasında eşit olmadığımızı
sezer. Çünkü bu eşit olma ya da eşitliğe yakın olma halini kendi dünyamızda
bugüne kadar oluşturduğumuz şemalarımızla yerle bir ederiz. Artık biz ve onlar
vardır. Bunlar için büyük nedenler vardır(!): Para, ırk, dil, din, mezhep, ülke,
memleket hatta o kadar ayrım yapabilme boyutuna ulaşırız ki.. Dini yaşama
stilimiz, görünüşümüz, bekar ya da evli olmamız, mesleğimiz, unvanımız, açık
veya kapalı giyinmemiz.. Daha aklıma gelmeyen ama bir çok çöpten sebepler bile
‘’biz ve onlar’’ kategorisine sokulur. Kimse ‘’insan’’ demez. Sadece bir insan..
O da benim gibi bir insan. Dünyanın var olduğundan beri insanın insana yaptığı
zulmü asla diğer canlılar göstermemiştir. Kendisinin bizden farklı duyguları,
seçimleri, ülkesi, yaşantısı var fakat her ne kadar ayrı gibi görünsekte aslında
öylesine benzeriz ki.. Her insan eminim dünyadaki diğer insanların gerçek yaşam
öykülerinin hepsini tanıma fırsatına sahip olabilseydi daha hoşgörülü
olabilirdi. Savaşlar, ölümler, ekonomik adaletsiz dağılım, adam kayırma vb. Bu
eşitsizliğe ve hoşgörüsüzlük ateşine benzin atan kör düşünceler değil midir temelinde? Tüm
insanların eşit düzeyde asgari hoşgörü kotasına sahip olması imkanlı hale gelseydi eğer üzerinde yaşarken sürekli şikayet ettiğimiz bu evren daha yaşanabilir hale
gelmez miydi? Acaba kitap okuyan ve bunları içselleştiren insanların
farklılılara daha geniş açıdan bakmaya başlaması geçmişteki kalıpları tek
tek yıkması, farklıların ortak paydasındaki ‘’insan’’ değerini görebilmesi miydi?
Kalbimizin ve Aklımızın En Derininde İnsan Olduğumuzu Asla Unutmamak Dileğiyle.
Sevgiyle Kalın..

Yorumlar
Yorum Gönder
Yorum Gönderme