KAYBOLUŞ (kısa öykü)

Küçük bir sahil kasabasındayım. Güneş doğmuş, pencerelerin ardında kendini göstermeye başlamış. Sıcak ve yakıcı ışığı gözlerimdeki uykuyu dağıtırken uyanıyorum. Yalnızım. Her zaman ki gibi yalnız uyandım bu sabaha. Bu koca evin yalnızlığıma yalnızlık kattığına artık çok eminim. Boşluktayım sanki. İçinde olduğum bu büyük, güzel eve rağmen mutsuzum. Sahip olduklarım bana yetiyor, farkındayım ama içimde bir şeyler eksik. Büyük bir boşluk hissi beni dört bir yandan sarıyor. Daha fazla düşünmemeliyim biliyorum. Düşünmek değil mi bizi o düşüncelere hapseden, geriye hiç dönemediğin sonsuz bir dehliz yaratıp, çaresizce içine düşmene neden olan. Daha fazlasını düşünmeme gerek yok. Kalktım. Tüm omurgalarımın tek tek dizilip beni doğrulttuğunu, boynumdan kuyruk sokumuma kadar hissederken ufak bir canlılık uyandı tüm bedenimde. Sanki ince bir sızı gibi elektrik geldi tüm uzuvlarıma. Şimdi hissiz ve durgun görünen bu halimin ötesinde dün gece kendimle savaş içinde olduğumu ve bu savaştan yenik ayrıldığımı kim bilebilir?Güneş perdelerin arasından odamın duvarlarına küçük haleler şeklinde yansırken, açıyorum tüm perdeleri. Bütün güneşi kucaklamaya hazırım. Bu canlılığa ihtiyacımın olduğunun farkındayım. Odamın tüm pencelerine sabahın tüm serinliğini getiren okyanus sularına inat açıyorum pencelerimi. Odaya hakim olan sıcak ve uykudan kalma tüm mayışıklığı, dışarıdan içeriye dolan sert ve diri soğuklukla birlikte okyanus kokusu dağıtıyor. Düşünmemeye çalıştığım o tüm soğuk anılar ve hisler esiri olduğum bu manzarayla birlikte tekrar beynime hücum ediyorlar. Okyanusun derin maviliği ya da dalgaların olağanüstü dansı değil beni etkileyen bu kadar.Okyanusun dalgaları vurduğu sahil kıyısının hemen kenarında bekleyen bir adam görüntüsü beni alt üst eden. Adamın duruşu, görüntüsü ilk bakıldığı anda normal duracak seviyede sıradan gözükse de dikkatli gözlemlendiğinde duruşundaki çaresizliği ve ruhundaki korkutacak seviyedeki kararlılığı benim dikkatim çeken şey. Ne yapmalıyım dedim içimden. Ben mi kurtaracaktım onu. O; o ne olduğu belli bile olmayan, tanımadığım, her gün yoldan geçerken belki yüzüne bile bakmadığım bir yabancıydı. Pencerelerimi sıkı sıkı kapatıp, güneşin tüm ışıklarını yutan kalın perdelerimi çekip, birazdan hatta belki şimdi yaşanacak olan felaketleri görmezden gelebilirdim. Unutabilirdim. Yapabilirdim. Cidden yapar mıydım? 30 saniye içinde şahit olduğum bu olaylar, bu yaşanacaklar yaşandığı anda ve her şey bittiğinde bir kenara kolayca atıp, kimsenin hayatına girmediğim bu sakin, huzursuz ve alıştığım küçük hayatıma devam edebilir miyim? O adam. Okyanusun kıyısında duran, ruhsuzluğunun artık hiç bir şeyi perdeleyemediği, çaresizliğini ve yorulmuşluğunu gizleyemediği bedeni, duruşu bir zamanlar kendi çaresizliğimin kendi içimdeki karanlığa gömülmüş halimdekine çok benzemiyor muydu? Benzemiyordu. Hayır tıpatıp aynısıydım. Bu bendim. Bu geçmişteki vazgeçmiş olmanın huzurunu kucaklayacak ya da yeniden başlayacak gücü kendinde deli gibi arayan ikilemdeki ben. O zamanları, o beş parasızken, en sevdiklerim yanımda yokken, artık benliğimde tutunacak tüm dallarım kırılmışken nasıl kalkmıştım o derin dehlizden, nasıl kucaklamıştım bu hayatı tüm güzellikleriyle ve iğrenç çirkinlikleriyle? Çıplak ayaklarım yavaşça dışarıya açılan bahçe çimlerinin serinliğinde kayarken okyanusun gökyüzü ile birleştiği o mükemmel koyu mavi ve açık mavinin birbirinden ayrıldığı pürüzsüz çizgisine bakıyordum. Güneşin ısıtmış olduğu kumların üstünde üşüyen ayaklarımın biraz olsun ısındığına dair rahatlama hissini bile duymuyordum. Şuan bulunduğum tek yer önümde duran bu kişinin gözlerinin baktığı yere bakmaktı aynı hislerle ve aynı düşüncelerle. Bu yaşantının zorluğu, çıkmazlığı, kaybolmuşluğu ikimizinde üzerini sararken bu kişinin haberi bile yoktu hiçbir şeyden.

Thomas Moran, Mehtapta Deniz, 1902


Haberi yoktu somut varlığımdan da, düşüncelerimizin ve duygularımızın ortaklığından da. Önümde duran ama aslında yok olmuş adam hareket etmeye çalıştırdığı ayaklarını sürüyerek ufak bir hamle yaptı. Okyanusa doğru bir küçük adım daha attı. Ayakları yürümüyor adeta iki birer cansız varlıklarmış gibi itiliyordu. Şimdi okyanusun serin dalgaları ve köpükleri adamın ayakkabısının tabanını yalıyordu. Benim varlığımdan haberdar olması için yanına gitmeye karar verdim. Yanına doğru bir bilinmeyene doğru adım attığımı hissederek ilerlemeye başladım. Yanyanaydık şimdi. Benim varlığım aslında hiç var olmamış gibi ne bedeninde ne yüz ifadesinde ne mimiklerinde bunun ufak bir etkisini dahi göremedim. Yalnızca dudaklarından hem bana hem de okyanusun dalgalarına da çarpan ve sonra havada asılı kalacak olan şu sözler çıktı:''Ne kadar çok anladıysam, o kadar derinlere battım, sıkıştım kaldım.'' O an aslında fark etmediğini sandığım varlığımdan da hislerimden de geçen 10 dakika boyunca farkında olduğuna dair bir kuşkuya kapıldım. Okyanusun serin dalgalarının getirdiği rüzgarın etkisinde olan yüzü, gözleri, dudakları, kararlı ve geniş alnını yeni yeni gördüğümü fark ettim. Buradaki hislere ve bu ana o kadar saplanmıştım ki karşımdaki insanın yüzünü bile görememiştim. Yüzünü incelediğim adamın dudaklarının yeni sözcüklerle canlanacağını fark ettiğimde başımı öne eğdim. O konuşurken ilgili görünmek istemedim. ''Ben kötü bir insan değildim. Ne aksi bir adamım, ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim, ne de namuslu, ne onurlu biriyim, ne bir kahramanım, ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım.'' Solgun yüzü serin rüzgarın üşüttüğü tenimi yoksa yaşadığı bu gelgitlerin bir resmimiydi karar veremedim. Gözleri hala bir şeyler ararmışçasına uzakta, dalgın ve ruhsuzlardı. İçimden aynı tanıdık duyguların vermiş olduğu yakınlık ve teselli geldi. Ne diyecektim şimdi ben bu adama. Hayat sevinci bir kaç sözcüğe sığar mıydı? Bu öyle kolay bir şey miydi? Kim iyileşmişti sanki tesellilerle. Kim tekrardan mutluluğu bulacak, huzuru bir nebze tadacak ümidi elde edecekti. O anda iradem durdu. Sözcükler dudaklarımdan küçük birer esinti gibi kolayca çıktı. Sözcüklerin bana ait olduğunu idrak etmem ancak cümlenin sonunu getirdiğimde oldu. ''Evet hiçbir şey olmamış olabilirsin ama sen halen insansın. Hissettiğin bu tüm lanet duygular, karmaşıklık, bu yok olma hissi bu berbat hisler de insan olmanın ürünü. Bazen hayatı doya doya yaşama hissi, sevinci, renkli neşesi içimizde var olmasa da diğer tüm kötü hislerimiz, acılarımızda bir sevinç kadar var ve var olmaya devam edecek, bu kıyıya vuran dalgalar kadar gerçek ve normaller. O his yok olma hissi.. O kadar insancıl ki. İnsan olmak bazen yok olmayı bazen var olmayı isteyecek kadar çelişkili.'' Sözcüklerin demlenmesini beklerken bir huzur kapladı içimi. Yanımda varlığını hissettiğim adam olmasa kendi kendime konuşuyorum zannedecektim. Öyle sahici, öyle içten çıkmıştı sözcüklerim. Bu ruhsuz, çaresiz adam bir kere bile tenezzül edip bakmadığı yüzüme o an dönüp baktı. Sanırım sözcüklerim ona kendi varlığımı yeni yeni hissettirmişti. Ruhsuz ve donuk gözleri bana bakarken içinde bir ışık yandığını gördüm. Minik ve hissedilmesi çok zor bir ışıktı bu. Tekrardan okyanusa doğru çevirdi kafasını. Derin bir nefes çekti ciğerlerine ve uzunca geri verdi. Yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Hissiz miydi? Hisli miydi? Çaresiz miydi? Vazgeçmiş miydi? Göz kapaklarını yavaşça açtı ve okyanusa değil bana baktı. Hayır bu o adam değildi. O ruhsuz, çaresiz adam değildi. Yeni savaştan çıkmış, yorgun, harap ama bir savaşı kazanmış onurlu bir askerdi. Değişen neydi? Sözcüklerim mi etkili olmuştu onu biraz olsun hayata döndürmekte? Kendi içindeki değeri mi hatırlamıştı? Yoksa ortak yaşanmışlıktan doğan hislerle ortaya dökülüveren kelimelerin verdiği güç müydü? Her ne sebep olursa olsun artık endişelenmem için bir sebep kalmamıştı geriye. Kendimden başka..

Yorumlar

Popüler Yayınlar