BEN BİR İŞKENCECİ MİYİM?

Çocukluğumdan beri kendi kendime neden diğer çocuklar gibi girişken olmadığım, çok konuşmadığım, insanları etkilemediğim konusunda suçlu hissederdim. Neden onlar yapabiliyor ama ben böyleyim? Aslında çok isterdim onlar gibi olmayı. Tüm o büyüklerin gözleri önünde bilgece kelimeleri sıralayıp, gözlerimin içine bakıp konuştuklarımı dört gözle dinlemelerini, her ağzımı açtığımda beni dinlediklerini hissetmeyi istedim. Bir tiyatro sahnesinin en önünde spot ışığının altında olan çocuk ben olmak isterdim. Ama olmadı. Ben her zaman sahne gerisinde sessiz ve ihtiyacı olduğunda konuşan bir ağaç rolündeydim. Asla ebeveynlerin dikkatini çekemedim. İlkokul öğretmenim hariç. Onun bakışlarını hala içimde hissediyorum. İlk tanıştığımız gün bana merhaba dediğinde bile utanarak karşılık verememiştim ama o yine de anlayışla baktı, gözleriyle merhaba dedi biliyordum ve süreç sınıfta da devam etti. Ben her zaman sınıfta ön planda olmasam da benim bakışlarımdan dersi dinleyip dinlemediğimi, sevip sevmediğimi, çabamı, isteğimi her şeyi görüyordu biliyordum ve ben de onu görüyordum. Bana olan inancını gözlerinde, ta içinde sıcaklığıyla hissediyordum. Diğer ebeveynlerimin ya da büyüklerin aksine kendimi ön planda olmaya zorlamadım onun yanında hiçbir zaman ve bu yüzden rahattım, mutluydum ve doğaldım. Ben farklıydım diğer çocuklardan veya onlara yakından benziyordum ama şunu biliyordum ki uzun sohbetleri, kalabalık yerleri, rekabet oyunlarını, yeteneklerimizi ölçen yarışları hiçbir zaman sevemedim. Tüm gün balkonumuzdaki salıncakta gün batımını izlemeyi ve hayaller kurmayı severdim. Baharda değişik türde çiçekleri böcekleri keşfetme avına çıkmayı severdim. Yanımda birinin bana eşlik etmesine gerek yoktu. Zamanla büyüdükçe kendimce yarattığım küçük görünen büyük oyunlarımdan uzaklaştım ve sosyalleşmekte gün geçtikçe daha çok zorlandım. Zorlandıkça bir problem olduğunu anladım. Peki problem neydi? Kimse böyle bir şeyi yaşadığından bahsetmemişti. Demek ki diğer insanlar böyle bir sorun yaşamıyordu. O zaman problem bendeydi. Problem bendim ve ben bu kararı verdikten sonra kendimin bir işkencecisi haline geldim. Ne zaman topluluk önünde konuşmaya başlasam aynı his, aynı sıkıntı beni boğazımdan tutup yakalıyordu sanki ve ben bu duyguyu o kadar yoğun şekilde hissediyordum ki ağzımdan çıkan kelimelerin alçak tonda olduğunu bile fark etmiyordum. Ben bu durumun sonunda karşımdaki insan ya da insanların karşısındaki imajımın ne kadar yerle bir ve rezil halde olduğunu düşünüp daha da fazla kendime yükleniyordum. Lanetlenmiş gibi hissediyordum. Küçücük yaştaki bir çocuğun lanetlenmiş gibi diğer insanlardan farklı olduğunu hissetmesi, kendini bunun için zorlaması ve diğer insanların anlamamaları için de diğer çocuklar gibiymişçesine kendini değiştirmesi kadar berbat bir durum yoktur. Zamanla daha da büyüdüğümde bu sorunları yavaş yavaş aşmaya başladığımı gördüm. Bunu kolaylaştıran şey arkadaşlarım ve zamanla çevremdeki insanların algılarının değişmeye başlaması oldu. Aştığımı düşündüğüm nokta da bile zorlandığım yerler oldu. Evet artık topluluk önünde konuşmak ya da başkalarıyla iletişime geçmek eskisi gibi zor değildi fakat en mutlu olduğum anlar tek başıma sevdiğim şeyleri yaptığım zamanlardı. Üniversiteyle birlikte aşamadığım noktalar üstüne daha çok gittim ve aslında çevremde kalabalıkta olsa insanlarla gayet iyi anlaştığımı, onlarsız da hayatımın çok eksik olduğunu anladım. Fakat her zaman her yerde insanlarla da yapamıyordum, bunu biliyordum. Kendime gelebilmem için yeri geldiğinde yalnız kalmam bir ihtiyaçtı. Karşılayamadığım zamanlarda kendimi nasıl huzursuz, nasıl berbat hissettiğimi anımsayarak deneyimledim. Bir şeyleri aştım, bir şeyleri fark ettim, genişledim, büyüdüm, öğrendim fakat çok zorlandım. 

Buğday Tarlası ve Kargalar~Van Gogh, Van Gogh Museum/Amsterdam, 1890

Çocukluğumu ve çocukluğumdaki hisleri bana artık kimse geri getiremeyecek. Şimdi bakıyorum da kendilerini eğitimli ve görüş açısı geniş bir aile olarak bile tanımlayan ebeveynler çocuklarının aslında nasıl biri olduğunu, özünde nasıl bir çocuk olduğunu bilmiyorlar. Bilmek istedikleri tek şey çocuğa kendi değer yargılarını ve olmalarını istediği çocuğa dönüşmesi için çocuğu eğip bükmeleri. ‘’Daha başarılı olmalı, matematik zekasına sahip olmalı ve ayrıca sözel dili gelişmeli ki okuduğunu anlasın ve iyi iletişim kursun, kesinlikle …. kursuna gitmeli , Aylin’in çocuğu gitmiş odaklanma problemi ortadan kalkmış, benim çocuğum aynı zamanda girişken olmalı, topluluk önünde utanmadan sıkılmadan kendini ifade etmeli, aaa birde sanata yatkın olsun, resim yeteneği için şimdiden bir planım var zaten, müziksiz hiç olur mu kesin bir enstrüman çalmalı..’’ derler ve bunun gibi benzer bir dolu istekler arka arkaya gelir ve ortaya çoğu insanın şımarık tabir ettiği, doyumsuz, ne istediğine tam olarak karar veremeyen, ilgisi çabuk dağılabilen, hiçbir şeyden tat alamayan çocuklar ortaya çıkar. İnsanlar da çocuğu suçlarlar. Eskiden çocukluk daha iyiydi şimdiki çocuklar çocukluğunu yaşayamıyor derken kısmen haklı olunabilir fakat ben eski zaman çocuklarıyla da yeni zaman çocuklarının da ortak şeyler hissettiğini düşünüyorum. Eskiden ebeveynlerin eğitim seviyeleri düşük olduğu için çocuklarının nasıl birisi olduğunu bilmiyorlardı, bununla ilgilenmiyordu, çocuk günümüzdeki kadar önemsenmezdi, belki ebeveyn çocuğunun kişiliğini, mizacını, yeteneklerini biliyordu fakat bunun için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Günümüzde de ebeveynlerin eğitim seviyelerinin gelişmesi ve teknolojik koşullarla  birlikte çocuğa her şeyi sunma eğilimi var. Fakat yine çocuğun varoluşu, özü yok sayılıyor. Çocuk nelerden hoşlanır, neleri sever, hangi davranışlara ne tepkiler veriyor, eğilimleri neler bunlara bakılmadan anne babanın kararlarına göre eğitim uygulanıyor. Hiçbir insan aynı değildir. Hiçbir çocukta öyle... Fakat biz bunları göremiyoruz. Çocuk yetiştirmenin bir meziyet ve sanat olduğunu bilen bir toplum olsaydık eğer şu an farklı noktalarda olabilirdik diye düşünüyorum. Çünkü bizlerde bir zamanlar çocuktuk ve çocukluğumuzda bizi iyi ya da kötü etkileyen her şey şimdiki duygularımızın, dürtülerimizin, tepkilerimizin kaynağı, yaşamımızda çizdiğimiz istikamet oldular. Çocukluk bu yüzden çok önemli. Eğer yetişkinsek ve bazı şeyler için çok geçse yaralarımızı sarmak, kendimize şefkat duymak için de tam zamanı. Şefkat acınası, zayıf bir duygu değil tam tersine güçlü ve şifalı bir duygu. Kendini şimdideyken bile yargıladığın, önemsiz hissettiğin, bir hata yaptığında kendine çullandığın o örseleyici sesler sana ait değiller. Onlar bir zamanlar ailenden, akrabalarından, komşularından, öğretmenlerinden ve belki de arkadaşlarından almış olduğun yargılar, düşünceler. Zamanında onların sana bakan yargılayıcı tavırları, bakışları şimdi kendi içinde sana yönelen bir savaşçı haline gelmiş. Fark et ve gör. Küçücük bir fark ediş bile çok iyi gelecek. Acı olacak belki, karmaşık ve anlam veremediğin duygular eşlik edecek... O an düşün. Sen 0 yaşındayken, daha iradenin gelişmediği küçük bir bebekken, sen kendini ayıpladın mı, kendinden utandın mı, başkalarına rezil olurum korkusu var mıydı? O zaman bunlar sana ait değiller. Hepsini bilinçli yada bilinçsiz öğrettiler.  Asıl sana ait olan şey özün, saf benliğin. Bunu asla unutma. 

Güzel Günlere Sevgiyle Kalın Sevgili Okur..

Yorumlar

Popüler Yayınlar