AYNADAKİ SENSİN PEKİ İÇİNDEKİ SES?

Bir kafede oturuyorsunuz ve hemen sol çaprazınıza bir hanımefendi oturdu. Hanımefendinin karşında da kendi yaşlarına yakın bir bey. İlk akla gelen şey evli ya da sevgili olduklarına dair fikirlerdir. Kafede en kenarda, diğer müşterilerden en uzak yeri tercih etmiş ve üstelik sırtı insanlara dönük birisini gördüğümüzde ilk izlenim; sosyalleşmeyi çok sevmeyen, içe kapanık birisi olduğuna dairdir. Pencere kenarı masada, kalabalık bir arkadaş sohbetinde, en sık konuşan ve gülüşen kıvırcık saçlı kızın; sosyal, grubun daha gözde, ön planda olmayı seven kişisidir bize göre ve biraz önce arka masaya oturan kapalı kızın dindar biri olduğu ile ilgili düşüncelerimiz hemen kafamıza üşüşür. Gördüğümüz kadarıyla yorum yaparız. Dışarıdan görülenler bilgidir bize göre ve bilgi eğer bize göreyse, biz tarafından yapılıyorsa birinci eldendir ve güvenilir bir kaynaktır. Kendi gözlemimize, bilgimize o derece güveniriz ki köşe masada kalabalık arkadaş sohbetinin sık konuşan kızın kendine güvenle ilgili sorunlarının, sol çaprazda yer alan kadın ve erkeğin çocukluk arkadaşı olduklarının, sırtı kafe müşterilerine dönük olan adamın ünlü bir şirketin iletişim departmanı müdürü olduğunu bilmeden kurarız ve doğruluğundan asla emin olamayacağız tahminlerde bulunuruz. Bu tahminlerimizin %100 yanlış olduğu anlamına gelmez tabi ki, fakat %100 doğru olduğu anlamına da gelmeyeceği gerçeğini de değiştiremez. Aslında gözlemlerimize bu kadar güvenmemizin ve hemen hüküm vermemizin de bir sebebi vardır hatta iki sebebi: İlk sebep beynin kategorilendirme sistemiyle çalışmasıdır. Yani diğer bir değişle aynı olan değil, birbirinden farklı olan özellikleri bulur ve ayırt eder, anlam yükler ve aklında tutar. İnsanlar üzerinde yargıya varmamız beynin hemen o kişiyi gözlemleyip belli bir kategorileme sistematiğinin içine sokmasıdır. İkinci neden ise yani gözlemlerimize bu kadar güvenip kesine yakın yada üstüne belli bir olasılık biçme sebebimiz sosyal öğrenmeden kaynaklıdır. Sosyal öğrenme, gözlem yoluyla çocukluğumuzdan itibaren farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz bir öğrenme stilidir. Örneğin korkular. Korkuların birçoğu doğuştan getirilmez. Çevredeki kişilerin tepkileri gözlenerek öğrenilir. Evde bir fare görüldüğünde çığlık atarak sandalyenin üzerine çıkan anneyi gören çocuk, farenin korkulacak bir şey olduğu kanısına varır ve anneyi taklit eder. Kanepede oturup kalkmamız, yemek yeme tarzımız, çatalı nasıl tuttuğumuza kadar birçok küçük detay bile bize farkında olmadan annemizden, babamızdan, kardeşlerimizden, arkadaşlarımızdan aldığımız davranış stilleridir. Birçok kez fazla konuşan insanların girişken olduğuyla karşılaşan bir insan; bir yerde konuşkan birisiyse karşılaşırsa aynı şeyi düşünür. Büyürken zaman içerisinde sadece emeklemeyi, yürümeyi, kalem tutmayı, okumayı yazmayı öğrenmiyoruz. Zaman içerisinde insanlara, çevreye karşı görüşlerimiz, fikirlerimiz, bakış açılarımız oluşuyor. Müslüman bir ailenin içerisinde yetişmiş bir çocuğun Hristiyanların domuz eti yiyebileceğine dair görüşünün oluşması, Müslümanların ise yemeyeceğine dair oluşması gibi. Bu fikir akışı ve fikir emilimi çok doğaldır. Bir aile kendi fikirlerinden ve görüş açılarından arınmış bir çocuk yetiştirmesi düşünülemez. Çünkü fikirler, değerler, bakış açıları her ailenin istemeden de olsa  aile bireylerinin davranışlarına, tavırlarına, günlük diyaloglarına hatta üslubuna bile yansır. Ama önemli nokta şudur ki: ’’Acaba fikirlerimiz çocuklarımızın kendi fikirlerinin oluşmasında bir ışık mı, yoksa kopyala yapıştır misali gizli bir manipülasyon örnekleri mi?’’ İşte bizler yani çoğu Türkiye’ de büyümüş, yetişmiş 80’ler, 90’lar ve hatta yeni 21. Yüzyıl nesli dahi bu eğitim tarzıyla büyüyerek, hatta bunları aklının ucuna bile getirmeden yetişiyor. Bu çocuklar böyle büyüyorlar. Belli fikirlerden örülmüş korunaklı duvarlarla.. Daha sonrasında üniversite sınavının da kazanılmasıyla birlikte farklı bir şehirde veya aile baskısıyla veyahut kendi isteğiyle ailesinin bulunduğu şehirde farklı bir hayata adım atıyor. İşte burada başlıyor her şey. Çevresi sağlam fikirlerle örülmüş o korunaklı duvarlarda çatlaklar görünüyor. Neden peki? Çünkü 18 yaşına gelene kadar kendi fikirleri yoktu, kendi fikirlerini keşfederek oluşturma imkanı elde etmedi hiçbir zaman. Kimyası tahtadan yapılmış bu gemi okyanusta su alacak. Çünkü senin değiller, hiçbir zaman senin olmadılar. Belki de senin gemin demirdendi. Sen sadece herkes o görüşte diye, herkes köfte yemeyi seviyor diye sevmeye başladın zamanla sevdiğin şeyin köfte olmadığını anlamaya başlayana kadar. Bazen o kadar etine kemiğine yapıştı ki bu fikirler çıkarmak asla mümkün olmadı ve belki de bu yüzdendir farklı fikirlere bu kadar kapalı oluşumuz. Gerçekten kendi görüşlerimiz olmadığı içindir. Kendi görüşlerimizi oluşturmaya başladığımız bu süreç çok sancılıdır. Tabi ki kişinin eski yaşantısında ne kadar özgür fikirlere yer verildiğine ve kendi gelişimi konusunda ne kadar istekli çabaya sahip olduğuna bağlı olarak bile değişir bu sancının miktarı. Bu sancının tam ortasında kendimize şefkatle şu soruyu sormak gerek belki de:’’ Doğuştan öğrendiğin doğruların bir çoğuyla bu zamana kadar hiç karşılaşmamış olsaydın, tekrardan doğru gelir miydi sana?’ Bizlerin haricinde tüm insanlığa da şu soruyu sormak istiyorum: ’’Etiketlere ihtiyacımız var mı bu kadar? Bir insan etiketlere ve kategorilere sığmayacak kadar büyükse ve biz bunun hiç farkında değilsek?’’ 

 Kendinizi bulmaya doğru nice sancılı günlere.
 Sevgiyle kalın..
Otto Dix~Sylvia von Harden, Musée National d'Art Moderne, Paris

Kaynakça: S. Erdoğan, Sosyal Öğrenme Kuramı, Eğitim Psikoloji, 219-235.

Yorumlar

Popüler Yayınlar